Kayıtlar

"Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir"

     İnsanoğlu yaşadığı anın kıymetini, o anın eksikliğini yaşadığı zaman anlarmış minvalinde bir cümle var, hepimize yaşadığımız anı geriye çekilip izlediğimizde çok şükür dedirten. "İkra kitabeke (kitabını oku)" denilen süreci yaşıyorum şu anda. Bir önceki yazımda hukukçu olmadığım gibi şimdikinde de müfessir değilim. Ama bu ayet beni özellikle her zaman etkilemiştir. Belki biraz da Yunus Emre'nin "bir ben var bende benden içeri" mısralarıyla bağdaştırdığım içindir. Bilemiyorum her şey olabilir. Bu ayetten herkes kendine dönmenin, nefsini tanımanın, şayet mücadele edecekse mücadeleye onunla başlamanın gerekliliğini anlayabilir. Zira devamında "bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter" demektedir. Yani sorgu melekleri gelmeden önce insanın nefsi onu sorguya çeker, kimi dinler kimi susturur onu. Tanıdık geliyor değil mi? Vicdan! Bir hocam aklın, vicdanın ve haddin olsun bilgiyle alim olunmaz derdi. Akıl, vicdan ve had (sınır, ölçü...). Bakıldı...

Taksirle ya da kastî adam öldürmek

Taksirle ya da kastî adam öldürmek...      Tüm yaşama dair umudu olanlara merhaba. Öncelikle en başta yazdığım cümle üzerinde konuşmak istiyorum. Taksirle adam öldürme suçu (TCK md. 85/2024)... Yanlış anlaşılmasın hukukla girdiğim okulların yönetmelik ve yönergelerini okumaktan ya da vatandaşlık haklarımı kullanmak için kendisine başvurmaktan başka işim olmadı bu zamana kadar. Buraya bir madde ya da bölüm başlığı yazınca bir şeyler yalamış yutmuş da değilim. Sadece bir şeye vurgu yapmak istiyorum. "Taksirle" denildiği zaman öngörülemeyerek öldürmek, yani basitçe ihmal var ama işveren olarak diyorsun ki ölmeyedebilirdi ama öldü. Kastî de öldürme amacı güderek onu hedef alıyorsun. Başlığın sonunda öldürmek var. Şöyle değil "Taksirle kişinin ölmesi ya da yerine geçebilecek herhangi bir kelime"... Kastî için ise "adam öldürmek" daha uygundur. Ama hukuk bu ayrımı yapmıyorken taksirle öldürmenin bedeli kastî olarak öldürmekten daha ucuz. İçim yanarak ucuz diyoru...

Hazan

Hazan kadar hüzünlü bu şehir, Her paresi can havliyle ararken giden sevgilinin mesut suretini, Bulur, ahşaptan dolabın en yalnız köşesinde, Anlayacak gözlerden kaçan, Anlaşılmaktan korkan, Bakan gözlere hasım. Oysa bakan gözler buğulu, duman tüten denizinde Karalar bağlamış onsuz düşen her damla, Ve zerresinde toprak, düşen damlaya hasret, Öyle ki sanki aşka hasret. İşte giden sevgili kendinden emin, vakur, Ardında bıraktığı bu şehir, onu elbet unutur.

Mazinin Emaneti

Kapının girişinde bulunan koca çınarın gölgesinde onlarca kişinin çay içip güzel vakit geçirdiği bir alan… Heybeti bir kilometre öteden belli olan bu caminin hiçbir köşesi el değmemiş ve olduğu gibi hıfz ettiği eski dokusu ve kokusu… Kapıdan içeri girdiğinizde gölgesinde dinlenebileceğiniz yüksekçe binaların değil ağaçların bulunduğu geniş bir avlu… Kuş cıvıltılarıyla denizden gelip sizi sarmalayan serin rüzgâr… İnsan merkezli bir düzen… İskender Paşa Cami… Cami, hutbe okunması için minberi bulunan ve dolayısıyla Cuma namazı kılınan bir mekândır (Önkal; Bozkurt, 1993, s. 46). İslam geleneği olarak Müslüman nüfusa sahip her şehir ve mahalle Cumaları toplanmak için bir Cuma camiine sahip olmak zorundaydı (İnalcık, 1995, s. 312). Bu manada şehir yapılanmasında caminin önemi açıktır. Bir beldede Cuma namazının kılındığı bir selatin camisinin bulunması demek orada Pazar gibi iktisadi bir yapılanmanın da mevcut olduğunu göstermektedir (Bergen, 2020, s. 72). Bunun yanında camiler, idareci...

OSMANLI DEVLETİ KLASİK DÖNEMİNDE ELÇİ KABULÜ VE ELÇİ KABUL TÖRENLERİ

Giriş Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren ilk olarak Memlük, Bizans, Karaman, Germiyan, Çandar-oğulları, Timurlular, Karakoyunlu ve Akkoyunlular olmak üzere beylik ve devletlerle ilişki halinde olunca arada elçiler gidip gelmiştir. Osmanlı Devleti genişlemeye başlamış Venedik ve Ceneviz ile de ticari ilişkiler bağlamında elçilere ihtiyaç duyulmuştur. Bu iki devletten Venedik Fatih’ten beri ticari imtiyazlar elde ederek İstanbul’da daimi elçi bulundurma hakkını kazanmıştır. [1] Bundan sonraki süreçte Rusya, Avusturya, İspanya, Hollanda, İngiltere, Fransa, Saksonya gibi devletlerde Osmanlı Devleti’ne elçiler göndermişlerdir. [2] Fas tarafından [3] , İran, Hindistan, Buhara taraflarından da elçiler gelmiştir. [4]   1.        Elçi Kabulü Osmanlı hanedanı içinde ilk kez huzuruna elçi kabul eden Orhan Gazidir. Bizans elçisini kabul etmiştir. Sonrasında 1. Murad Ragüze murahhas heyetini kabul etmiş Bizanslıların bazı delegeleriyle de temaslarda bulun...

MİKRO TARİH DEYİNCE…

Fen bilimlerinde kesinlik ve bununla bağlantılı olarak evrensellik söz konusudur ancak sosyal bilimler de bu farklıdır. Bu kesinliği sağlayamamaları neden ve sonuçlarda güvenilirlik sorununu ortaya çıkarmıştır. Bu güvenilirlik sorunu da kaynakların kullanımını ortaya çıkardı. [1] Bununla birlikte fen bilimleri ve sosyal bilimler arasında bir bağlantının olmadığını söylemek mümkün değildir. Nitekim fen bilimlerinde ortaya çıkan teoriler sosyal bilimlerde de yeni yaklaşımlar doğurmuştur. Mesela Newtoncu klasik bilim anlayışı tarih bilimini üç farklı şekilde etkilemiştir. Bunların ilki ilerlemecilik fikridir. Bu enerjinin düz bir çizgide sonsuza kadar yayılması yaklaşımıyla bağlantılıdır. İkinci yaklaşım tekerrür eden tarihtir. Neden sonuç ilişkisi bunda önemlidir. Üçüncü yaklaşım kuramlarla ve geniş sistemlerle açıklanan tarih kurgusudur. Burada kategorileşme önemlidir. Yani benzerlik ve farklılıkların gruplandırılarak kuramsallaştırılması buna uymayanların da dışarıda bırakılmasıdır. ...